Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü

İlkokul 3.sınıftaydım. Öğretmenim, üzerinde oldukça uzunca bir şiirin olduğu kağıdı bana doğru uzatırken, “Bu yazıyı ezberlemeni istiyorum” dedi. O zamanlar şimdiki kadar zihnim bulanık değildi, hiç tereddüt etmeden “ezberlerim öğretmenim” dedim. Öğretmenimin bana duyduğu güvenin mutluluğu ve çocukça merakla yazıya baktım.

“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.”

Evet. Büyük vatan şairi Mehmet Akif ERSOY’un “Çanakkale Şehitlerine” şiiriydi bu. Türk’ün ateşle en büyük imtihanı olan Çanakkale Savaşı ve zaferinden ilk defa o şiirle haberim olmuştu. Yazıda yabancı olduğum bir çok kelime olsa da, okudukça; Atalarımın yedi düvelden gelen düşmana karşı, ne kadar dehşetli bir mücadele yaşadığını anlayabiliyordum. Farklı lisanlarda, farklı ırklarda insanların, düşmanının kim olduğunu bilmeden aylarca savaştırıldığı, parçalanan uzuvların yağmur gibi gökten yağdığı, Türk’ün imanı ve cesareti ile tarih yazdığını o dizelerden öğreniyordum.

20.yüzyılın başında, savaşlar ve ayaklanmalarla, gücünü iyice yitirmiş koca bir İmparatorluktan, Anadolu ve Batı Trakya’daki sınırlara çekilmek zorunda kalmış, batının değimiyle “hasta adam” Osmanlı. Bir zamanlar imparatorun atının üzengisini öpmek için sıraya giren elçilerin yerini, ölmeden mirasını paylaşan aç kurtların aldığı güzel vatan. Osmanlı, sahip olduğu Jeopolitik konum ile etrafındaki güçlü devletlerin tarih boyunca iştahını kabartmıştı. Anadolu’dan geçen tarihi İpek Yolu ve Karadeniz’i, sıcak denizlere bağlayan Boğazlar hem ticaret olarak güçlenmek isteyen hem de sömürge arayışında olan devletlerin hedefi olmuştu. Osmanlı’nın bu güçsüz durumundan faydalanmak isteyen dünya devletleri eşi görülmemiş bir donanma ve çok sayıda askerin bulunduğu büyük ordularla Çanakkale’ye gelmişti.

Takvimlerin 18 Mart 1914’ü gösterdiği gün yaşananlar hala okudukça, dinledikçe içimizi titretiyor. Çaresizliğin, ellerini bağladığı, umutsuzluğun gözlerinde yumaklandığı Türk askeri, 26 paslı mayın, Seyit Onbaşı’nın bacadan çaktığı 276 kiloluk topu ve tabi ki yüce milletimizin dualarıyla, dünya durdukça hatırlanacak o büyük zafere imza atıyordu.  Yenilmez armadaları ve zamanın teknolojik canavarları ile İstanbul’da ikindi kahvaltısı yapmaya gelen düşman, hiç ummadığı bir hezimete uğrayarak boğazın derin sularına gömülmüştü.

Donanmayla denizden boğazı geçemeyeceğini anlayan düşman, karaya askeri birliklerini çıkararak; teknolojik olarak geri kalmış, insan gücü olarak zayıflamış Osmanlı Ordusu’nu kısa sürede yenebileceğini düşünmüştü. Ancak aylarca süren kara mücadelelerinde her iki taraf büyük kayıplar verdi. Savaşılan sadece düşman değildi; sıcak, açlık ve bulaşıcı hastalıklar da insan zayiatını artırdı. Mustafa Kemal’in Anafartalar, Arıburnu ve Conkbayırı’ndaki askeri yönetimi savaşın kazanılmasında çok önemli rol oynadı. “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” dediği 57.Alay‘ın tamamı şehit düşse de tarihimizdeki altın yerini almış oldu.

Sayısız kahramanlığın ve destanın yattığı Çanakkale’yi bir kaç satıra sığdırmak imkansız. Genç kuşaklara; vatanı korumak için dökülen kanı, çekilen sıkıntıyı, verilen mücadeleyi, yapılan fedakarlığı anlatmak hepimizin boynunun borcu. Bayrağımızın rengindeki alın, üzerindeki hilalin ve yıldızın, minarelerden yankılanan ezanın değerini bilen bir gençlik yetiştirmek ümidiyle.

Admin

5 YORUMLAR

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz.
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.