Boyacı

Baharın tatlı esintisini içimde duya duya yürüyordum. Gönlüme süzülüp giren ve hiçbir yerde göze görünmeyen bahar çok güzeldi. Baharın bin bir kokusu, taze yağmurları dünyaya ve insanlara can veriyor gibiydi. İnsanlar yavaş yavaş evlerine dönüyorlardı. Bu yeni başlayan bahar rüyası onları yormuştu. Ben de eve doğru yürümeye koyuldum. Fakat, yolu uzatmak, rüzgarın İlahi yelpazelerinin yüzümü okşamasını sürdürmek istiyordum.

Yavaş adımlarla sokaklardan geçiyorum. Ağaçlarla akşamın bestesini yapan kuşlar ve inadına batmakta olan güneş ışıkları. Yapraklar, sabahki kadar parlak ve kıpırtılı değiller. Renkleri koyu, siyahımsı bir yeşile çalmış ve yorgunluktan hareket etmekte zorlanıyorlar. Kapı ve pencerelerde kimisi dedikodu yapan, kimisi çocuğuna bağıran kadınlar. Mahalle kahveleri önüne atılmış taburelerde son çaylarını içen erkekler. Köşe başlarında ikisi, üçü bir arada konuşan, sevdiği kızın yolunu gözleyen delikanlıların yanından geçtim. Bir evin önünde yere çökmüş, etrafı gamsız gözlerle seyreden bir köpek gördüm. Sarı sarı, kirli tüyleri vardı. Belli ki yaşlı ve kimsesizdi.

Bir kadın seslendi pencereden: “Alii, çabuk eve gel! ” ses taş duvarlara çarparak yankılandı ve geri döndü.

Evimin biraz ötesindeki köprüden geçerken, daha önce hiç rastlamadığım boyacı bir çocukla karşılaştım. On iki, on dört yaşları arası, yüzü boyadan kapkara olmuş, kalın siyah kaşlar altından maviş maviş gözler. Ama, yılların acısını içinde eritmiş, fersiz mavi gözler. Kirli, kıvır kıvır  siyah saçları vardı. Yırtık giysileri içinde son derece sevimli görünüyordu.

– Boyayım mı abla? dedi.

O sevgi dolu, aynı zamanda gönlüme acı bir nağme bırakan bakışlara dayanamadım.

– Boya bakalım, dedim.

– Buralarda ilk defa görüyorum seni.

– Aşağı mahalledeki çocuklar beni kovaladılar. Müşterilerine el koymuşum. Ben de buraya geldim.

– Adın ne senin?

– Enes.

– Annen, baban yok mu senin?

Yok, diyebildi. Gözleri buğulu, başı önde, o kısacık yaşamını anlatıverdi. Ailesini küçük yaşta kaybetmiş ve para kazanmak için okulu bırakıp çalışmaya başlamıştı.

– Okulunu sever miydin?

– Hem de nasıl,

– Ne olmak isterdin?

– Çok zengin olmak. Zengin olayım ki kimsesiz çocuklar yalnız düşleriyle büyümesin, sıcacık yuvaları olsun.

– Kazandığın para yetiyor mu?

– Yeter mi hiç abla. Yarı aç, yarı tokuz. Köprü altı düşleri doyurur mu karnımızı?

Bir ara durakladı sonra:

– Bak abla! Ayakkabıların pas parlak oldu. Hayata bu parlak ayakkabılarınla yürüyeceksin. Tıpkı Ahmet’inki gibi.

– Ahmet kim?

– Benim arkadaşım. O da boyacı. Geçen düşünde görmüş. Bana utana utana anlattı. Babasını görmüş düşünde. Ahmet’e yeni, parlak bir sürü ayakkabı alıyormuş. Ondan Ahmet’inki gibi dedim.

– Senin düşlerin nasıl abla?

– Bilmem ki, diyebildim.

– Senin düşlerin güzeldir, süsülüdür, zengindir. Bizimkiler sadece sıcak bir ev ve sıcak bir çorbadır. Bir yudum sevgi ve umuttur.

Şaşırıp kalmıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. Yüreğimin burkulduğunu hissediyordum.

Bir anda heyecanlı ve umut dolu bir ses böldü hüznümü:

– Bana düşlerini kiralar mısın abla?

Gözlerimden akacak yaşa mani olmak için kapadım gözlerimi. Enesler, Ahmetler geçti gözümün önünden. Kimsesiz köprü altı çocukları. Bir yudum sevgiye muhtaç, aç çocuklar.

Birden baharın, o taze, güzel baharın; acı akşam esintisini hissettim. Taa yüreğimde, iliklerimde hissettim.

 

Özgür Öznur KAYA

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz.
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.