Bir Yarım Düş…

Yaşlı adam evinin balkonunda yolları gözlüyordu. Elini çenesine dayamış, zamanın yıprattığı yüzünü bir hüzün kaplamıştı. Silmeye çalıştığı hatıralar inadına gözünün önüne geliyordu sanki. Ve her defasında olduğu gibi bir pişmanlık sancısıyla gözlerinden yaşlar süzülüverdi. Yoldan geçen adamların bir selamı bile esirgeyişleri hassas kalbini yırtıp geçiyordu. Pişmandır ihtiyar. Oysa bundan 10 yıl öncesine kadar her şey ne kadar da muhteşemdi. Karaoğlan sıfatıyla delikanlılık çağlarının en güzel anında dul bir kadınla evlenmişti. Ama hiç pişman değildi bu evlilikten… 4 üvey evladını, 5 öz evladını yetiştirmek için pek bir çaba harcaması da, gününün yarısını, kahvede kumar masalarında geçirse de memnundu Karaoğlan… Yıllar herşeyi terbiye edip uslandırdığı gibi bu ihtiyarı da uslandırmış, kumara tövbe etmişti. Zaman su gibi akıp geçmiş çocuklarını evlendirmiş ve onların büyük şehirlere göç etmelerini arzu etmese de onlara yardım etmişti. Yaz aylarında kerpiç duvarlı evin içinden çocuk çığlıkları, evdeki ebeveynlerin şen kahkahaları yükselirdi… Belliki bu yaşlı ihtiyarları ziyarete gelmişti evlatları, torunları… Bir bayram havasında, bir düğün tadında geçen günler gelirdi peşi sıra. Çocuklar ırmak kenarlarındaki büyük çınarların gölgesinde koşturup bu iki ihtiyarın göz hapsindeydiler hep. Çünkü onlar bu evlatlarından ya da torunlarından birinin herhangi bir yerine diken diken dahi batsa acısını ta yürekten hissederlerdi.  Ama Karaoğlan kara gençliğinin sabrıyla hiç hissettirmezdi duygularını… Ama o tatlı dili yok muydu? O sevecen ruhu yok muydu! Bir çocuk olup bazen erkek torunlarla balığa çıkar, bazen de torunlarının hepsiyle üzüm bağına giderdi. Ama tabiî ki bir dede olarak onlara şu şartı koşardı:

– Sizi asmalı bağa götürürüm ama gelince su taşıyacaksınız, ona göre.

Çocuklardan hemen şu nida yükselirdi.

– Yapma dede yaaa!

-Ee o zaman paşa gönlünüz bilir, asmalı bağı unutun diyerek karşılık verirdi.

Verirdi vermesine ya yine dayanamaz ebeden köste çiçeklerinin istila ettiği tarlada kaça kovalaya dede ve torunlar oyun oynarlardı. Televizyon kültürünün yayılmadığı yıllarda bazı geceler birbirlerine bilmeceler sorarlar, karanlıkta sohbet ederlerdi. Sohbet sırasında günebakan çekirdeği ve patlamış mısır eksik olmazdı. İhtiyarda bir çocuk ruhu, bir merhamet hissi vardı işte… “Allah’ım bu günlerimden beni ayrı koma diye dua ederdi, her namaz arkasından.

Günler sonra eşi Fatma Hanım rahatsızlandı ve onu hastaneye kaldırdılar. Hastalığı kalp yetmezliği olarak teşhis edildi. Artık eşinin durumu kritikti. Günlerce yatakta yatıyor çoğu zaman konuşamıyordu bile. İhtiyarın yaralı gönlü, evlat hasretine mi yoksa Fatma Hanım’ın hastalığına mı dayanabilecekti, bilemiyordu. Artık camiye de eşinin yalnız kalmaması için Cuma günleri dışında gitmiyordu. Ama fırsat bulduğu her vakit evin arkasındaki kayalıklara çıkıp, bir yılan gibi kıvrılıp köyü sarmalayan yollardan geçen minibüsleri gözlüyordu. Olur ya, belki birinden torunları yahut evlatları iner de bunca göz yaşına ortak olurlardı.

Günler günleri kovaladı. İşte bir gün daha battı. Yine ne gelen vardı, ne giden… Yine kendini ümitsizliğe terk edip, ağlamak istedi. “Ama nice yarınlar var, öksüz çocuk gibi sızlanmanın bir yararı yok” dedi. Böyle söylene söylene eve indi. Hava iyice kararmıştı. Eşi birden bire fenalaşmış çocuklarına haber vermek için gece yarılarına kadar uğraşmıştı. Ama eşi artık hastaneye götürülemeyecek kadar kötüydü. İhtiyarın haber vermesi üzerine bütün çocukları geçmiş, annelerinin etrafında kümelenmişlerdi.

Ama anne ölüm ızdırabını, can vermenin azabını öylesine yaşıyor olmalı ki buhurdan gibi titriyordu.

Torunlardan birkaçı da gelmişti. Torunlar içinde en büyük olan ve durumu anlayan tek çocuk Hicran’dı. Hicran’a diğer çocukları seher vaktinde evden götürüp oyalaması söylendi. O da çocukları bakkala götürüp, eğlenmelerini sağladı. Bakkaldan çıkışta meydanda duran büyük çam tomruklarının üzerine oturdu. Hicran 11 yaşındaydı ve küçük kız her şeyin farkındaydı. Az sonra yakındaki camiden bir selâ duyuldu. İmamın o gür sesi Hicran’ın ve evdekilerin duyduğu en acı ses oldu. Hicran başını elleri arasına alıp hıçkırıklara verdi kendini. Çünkü anneannesi, o şirin tatlı kadın, dedesinin hayat yoldaşı, yoktu artık ve Hicran o çocuk ruhuyla hem dedesinin ızdırabını, hem kendi ızdırabını yüklendi bir ömür…

Aradan 7 yıl geçti ve Karaoğlan eşini çabuk unutmuş olacak ki, kendinden çok genç ve bir çocuğu olan bir kadınla yeniden evlendi. Ama yeni eşiyle geçirdiği günler ona eski eşini bazen gözyaşlarını sakladı, bazen sözlerini yuttu. Hep birşeyler boğazında düğümlendi. Evlatları kendini unutmasalar da ziyaretlerini azaltmışlardı. Günler geçtikçe yaptığı evliliğin yanlışlığını anlamaya başlamıştı. Yeni eşi ihtiyarın ve kendinin namusunu hiçe sayıp uygunsuz davranışlarda bulunmaya başlamıştı. Bu davranışlar gün ışığına çıkınca ihtiyar daha fazla dayanamamış, eşini bir çocuğuyla birlikte babasına gönderip boşamıştı. Bu olaylar yüzünden bazı evlatlarıyla arası açılmış, hatta evlatları ona iyiden iyeye darılmıştı. Artık yanında kalan öksüz yavrusuyla yapayalnızdı.

Çetin bir yaşama başladığını bildi. Bazen açlık, bazen de yalnızlık yaktı ruhlarını… İşte yaşlı ihtiyar evinin balkonunda bunları hatırladı bir bir… Gözlerinden yağmur gibi fışkıran gözyaşlarını sildi. Rabb’ine şükretmeliydi. Ezanla birlikte abdestini aldı. Az ilerde mahzun mahzun oturan Ömer’ine baktı. Yüreği titredi yerinden… Hicran artık 26 yaşındaydı ve o tüm ebeveynlere inat dedesini unutmamış, onu affetmişti…

Çünkü dedesi hatalarına çok pişmandı. Hicran, annesine: “Bencillik ediyorsun, bir baba ne olursa olsun evladını özler” dediği kendisinden başka dedesini arayıp soran olmadı.

Ama artık kendisi de görevi gereği yurt dışına gidecekti, yani kapıda Hicran için yolculuk vardı. Dedesine son kez bir mektup yazdı. Dedesi mektubu okurken yine bir çocuk gibi hıçkırıklara verdi kendini…

“Dedeciğim

Yaşadığın o beldede içini ne kış soğukları üşüttü, nede yüreğini yaz sıcakları kavurdu. Seni pişmanlık ve yalnızlık kavurdu dondurdu.

Ben yaşadıkça anlıyorum; meğer sana çok benziyorum. Karaoğlan gençliğini, ben deli bir kız olarak sürdürmüştü… Senin torunlarına aşkını, ben aşkıma sadık kalarak yaşamışım ve senin hatalarınapişmanlığına ben seninle sende kahrolarak bedel ödemişim. Ama tüm bunlara rağmen ikimizde Rabb’ine bağlanmışız. Yaşadıklarımız bizi tüketmiş, her zorluğu bir fırsat, bir nimet bilmişiz. Aramızdaki fark sadece yaşımız. Ama sen Rabb’ine daha yakınsın şu an… Tüm bunları ben unutmadım. Geçmişi unutmadım diye yazıyorum. Seni unutamadım… bizim yaşadığımız kabus değil bir yarım düştü dedeciğim. Hayatta zaten bir yarım düş değil midir?.. Gidiyorum artık düşümü tamamlamak için gidiyorum. İçimde vuslatları, dışımda hicranları bırakarak yangınlara gidiyorum. Dar ağacında beni bekleyenlere gidiyorum. Savaşın çocuklarına gidiyorum. Deli yüreğimi ve aşklarımı çeyiz yaptım, beklettiklerime gidiyorum. Hoşçakal dedeciğim. Senin beni emanet ettiğin Allah’a ben de seni emanet ediyorum.

Bunlar sana son sözlerim:

Dedeciğim,
Ne o gözlediğin yollar tükenir
Ne de hatasız kullar tükenir
Ne yıokanmaya deniz tükenir
Ne de dayanmaya sabır tükenir
Sen sabretmezsen,
Seni kahır tüketir
Sen dua etmezsen,
Beni de kahrolası bir aşk tüketir…

Elif KATIRCI

 

 

 

Benzer İçerikler

Bir cevap yazın

Lütfen yorumunuzu giriniz.
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.